Hayatın Anlamı :
1. Mutlu ol.
2. Başkalarının mutlu olmasına da yardım et.
8 Ekim 2009 Perşembe
7 Ekim 2009 Çarşamba
6 Ekim 2009 Salı
Yazarlar İçin On Beş Ustalık Alıştırması
Alıştırmaları yazmak hem becerinizi geliştirmek hem de gelecekteki çalışmalarınız için yeni fikirler üretmenize yardım eder. Ayrıca hali hazırdaki projenize de yeni bir bakış açısı getirir. Mükemmel olmamaktan korkmayın. Bunun için pratik yapılıyor zaten. Belki bu alıştırmadan bazıları en iyi çalışmaların olmayacak ama en iyi çalışmalarını yazmak istediğin zaman için pratik olacak.
- Tanıdığın on kişi seç ve onların her biri hakkında bir cümlelik betimleme yaz.
- Bir radyoda yayınlanan talk show’un beş dakikasını kaydet. Sanki bir sahne yazıyormuş gibi diyalogu yaz ve konuşmacıların ve olayların öyküsel betimlemelerini ekle.
- Kendi yaşamının 500 kelimelik biyografisini yaz.
- Kendi ölüm ilanını yaz. Hayatındaki tüm başarılarını listele. Sanki bugün ölmüşsün ya da gelecekteki 50 sene sonra ölecekmişsin gibi yazabilirsin.
- Yatak odanın 300 kelimelik tanımlamasını yaz.
- Kendinle kurgusal bir röportaj yaz, bir tanıdık, bir ünlü figür veya kurgusal karakter olarak. Bunu, Time, People, Rolling Stone, Cosmopolitan, Seventeen or Maxim gibi magazin veya yayın organında çıkacakmış gibi uygun ( ya da uygun olmayan) bir stilde yap.
- Bir gazete ya da bulvar gazetesi al. İlgini çekecek bir makale bulana kadar gözden geçir sonra bir sahnenin veya öykünün temeli olarak onu kullan.
- Kurgusal karakterin günlüğünü tut.
- Bir kitapdan en çok beğendiğin veya an az beğendiğin bir pasajı al ve aynı pasajı gotik romantik, pulp fiction veya korku hikayesi gibi farklı biçimlerde tekrar yaz.
- Bir yazar seç, en favori yazarın olmasına gerek yok beğendiklerinden biri olabilir. Onun yazılarını yazışları hakkında beğendiğin şeylerin listelesini yap. Bunu öne hafızandan yap, onun çalışmalarını tekrar okumadan. Bu listeyi yaptıkdan sonra, tekrar onun bazı çalışmalarını oku ve hiç gözden kaçırdığın bir şey olmuş mu ya da senin cevapların değişti mi diye bak. Onun tarzından kendi tarzına aktarabileceğin bir şeyler var mı ve hangi temel esasları alıp almaman gerektiği konusunda analiz et. Kendi yazma tarzının sana ait olduğunu hatırla ve sadece kendi tarzına ekleme yollarını düşünmeyi dene. Asla bir başkasını bir veya iki alıştırmadan fazla taklit etme.
- Kendinden gibi yazdığın yazıdan bir parça al ve tekrar üçüncü kişi için yaz ya da tam tersini yap. Bu alıştırmayı aynı zamanda zamanları, anlatıcıları veya diğer tarz esasları değiştirerek deneyebilirsin. Bunu tüm kitap boyunca yapma. Daha kısa olan çalışmalarda buna bağlı kal. Bir kitap tarzında karar kıldıysan asla geriye bakma veya tüm zamanını yazmak yerine tekrar yazmaya harcama.
- En erken çocukluk dönemi anılarını hatırlamaya çalış. Hatırlayabildiğin her şeyi yaz. Bir manzara ortaya çıkan kadar yaz. Bunu şu andaki bakış açında ya da o yaştaki bakış açından yazma seçebilirsin.
- Bir başkası ile yaşadığın eski bir tartışmanı hatırla. Diğer insanın bakış açısı ile o tartışma hakkında yaz. Burada önemli olanın diğerinin bakış açısından tartışmayı görme olduğunu hatırla. Bu ses için bir alıştırmadır, yoksa kendinin haklı veya haksız olduğunu bulmak için değil.
- Bir yerin 200 kelimelik tasvirini yaz. Görme dışındaki tüm veya bazı duygusal tanımlamaları kullanabilirsin; sana ne hissettirdiğini, ne duyduğunu, nasıl koktuğunu hatta nasıl bir tadı olduğunu tarif edebilirsin. Bu şekilde tanımlarken insanların görsel detayları kaçırmasına izin vermeyerek bunu yazmayı dene.
- Bir restaurantta veya kalabalık bir alanda otururken duyduğun şeyleri yazmayı dene. Etrafındaki inanları dinle- nasıl konuşuyorlar ve hangi kelimeleri kullanıyorlar. Bunu bir kere yaptıktan sonra, onların konuşmalarının sonunu kendin yazarak pratik yapabilirsin. Sonra onların tarzını karşılaştır.
3 Ekim 2009 Cumartesi
Leonardo da Vinci'nin çizimleri
"The noblest pleasure is the joy of understanding."-Leonardo
"Anlamanın keyfi en soylu zevkdir."-Leonardo
http://www.drawingsofleonardo.org/
"Anlamanın keyfi en soylu zevkdir."-Leonardo
http://www.drawingsofleonardo.org/
2 Ekim 2009 Cuma
Sıkılmış gibi mi hissediyorsunuz, kendinize bir oyun seçin :))
http://www.websudoku.com/
http://www.zeldaclassic.com/
http://www.chessandpoker.com/rubiks-cube-solution.html
http://www.zeldaclassic.com/
http://www.chessandpoker.com/rubiks-cube-solution.html
Merak etmeyin ben sizin için Stumble upon yapmaya devam ediyorum :))
Böylelikle işe yarar bir şeyler bulmak için çok uğraşmanıza gerek kalmayabilir.
Eğer şiir veya yaratıcı yazı yazma hakkında eğitim almak istereniz, aşağıdaki web sayfasını şiddetle tavsiye ederim.
http://www.poewar.com/
Yok ben zaten yazılmış şarkı sözlerini bulayım yeter diyorsanız, aşağıdaki site size yardım edecektir.
http://lyricsfly.com/
Eğer şiir veya yaratıcı yazı yazma hakkında eğitim almak istereniz, aşağıdaki web sayfasını şiddetle tavsiye ederim.
http://www.poewar.com/
Yok ben zaten yazılmış şarkı sözlerini bulayım yeter diyorsanız, aşağıdaki site size yardım edecektir.
http://lyricsfly.com/
Stumble upon da en son bulduklarım...
Sydney'de hızlı bir gezi yapmak ve bazı otellerin içini görmek istiyorsanız aşağıdaki linki tavsiye ederim;
http://www.pixelcase.com.au/vr/2009/sydney/
Eğer daha fazlasını isterseniz aşağıdaki linkde hiç fena değil,
http://www.theircircularlife.it/frameset.htm
ya da müzeler vs. gibi başka yerleri de oturduğunuz yerden rahat rahat gezmek istiyorsanız, aşağıdaki linki tıklamanızı ve hoş geziler yapmanızı şiddetle tavsiye ederim.
http://aceonlineschools.com/25-awesome-virtual-learning-experiences-online/
Tadını çıkarın...:)
http://www.pixelcase.com.au/vr/2009/sydney/
Eğer daha fazlasını isterseniz aşağıdaki linkde hiç fena değil,
http://www.theircircularlife.it/frameset.htm
ya da müzeler vs. gibi başka yerleri de oturduğunuz yerden rahat rahat gezmek istiyorsanız, aşağıdaki linki tıklamanızı ve hoş geziler yapmanızı şiddetle tavsiye ederim.
http://aceonlineschools.com/25-awesome-virtual-learning-experiences-online/
Tadını çıkarın...:)
Sonunda stumbleupon.com' u keşfettim :))
Ne mi yapıyor ?
Seni internette boş boş dolaşmaktan kurtarıyor. İlgi alanlarına göre dünyanın her yerinden sayfaları önüne getiriyor. İlgilendiklerini saklayıp hayatına devam edebiliyorsun. Bir şey kaçırmadan
http://www.stumbleupon.com/
bilgisayarına tool bar ı indir...
hesap oluştur..
ilgi alanlarını oluştur, tüm interneti tarayak ilgi alanlarına göre sayfaları önüne getirsin...
Seni internette boş boş dolaşmaktan kurtarıyor. İlgi alanlarına göre dünyanın her yerinden sayfaları önüne getiriyor. İlgilendiklerini saklayıp hayatına devam edebiliyorsun. Bir şey kaçırmadan
http://www.stumbleupon.com/
bilgisayarına tool bar ı indir...
hesap oluştur..
ilgi alanlarını oluştur, tüm interneti tarayak ilgi alanlarına göre sayfaları önüne getirsin...
15 Temmuz 2009 Çarşamba
Hepimiz Fena Halde Sıradanız
Son derece sıradanız ve sıradanlığımızı saklayamayacak kadar her şeyin ortada apaçık yaşandığı bir dönemde yaşıyoruz. Sokaktaki tepkilerin nerden ne için verileceğini, ne zaman azalıp ne zaman çoğalacağını hatta bazı dönemler doğal olarak tepkisiz kalınacağını biliyor olmak için derin bir sosyoloji eğitimi almamıza gerek yok. Biraz tarih bilgisi ve düzenli aralıklarla farklı haber kanallarını seyretmeniz yeterli.
Hepimiz özel olmak, özel olduğumuzu hissetmek istiyoruz. Bunun için benzer görüşlere sahip insanlar arasına katılmasak da onları destekleyerek en azından bizim diğer sıradan bulduklarımızdan farklı olduğumuzu hissetmek en kolay yol olarak görünüyor.
İnsanlar yüzyıllardır sıradan olmamak adına birçok konuda kendilerini geliştirmişler ve insanlığa bir şeyler vermek için birbirleriyle yarışmışlar. Bugün sanatçı ünvanını alarak sıradanlığını kırmış olduğunu düşündüğümüz insanlara kendilerine bile faydaları olup olmadığını düşünmeden alanları dışındaki konularda da bizden önde oldukları varsayımları ile hareket etmemiz onları bizlerden daha az sıradan yapmıyor.
Bir müzik aletini son derece başarılı çalmak, farklı yorumlar getirmek ya da bizi derinden sarsacak yeni tınılar bestelemek. Plastik sanatlarda bir kısım insanı dahi olsa farklı boyutta düşündürmeye sebep olacak işlere imza atmak. Tabiî ki küçümsenecek şeyler değil. Fakat bu insanın hayata bakışını ne kadar sıradışı kılabilir. Onun diğer konularda sıradan insanlara benzememesi için içinde ve dışında gelişen olaylara ezbere tepki vermediğinden ne kadar emin olabiliriz.
Egomuzdan arınmış olarak hayat boyu aldığımız kültürel ve düşünsel yetileri kullanmamıza rağmen bir çocuğun saf bakışlarıyla her olaya ön yargısız ve farklı sanılana dahi eşitlik gözeterek yaklaşmadıktan sonra nasıl sıradışı olabiliriz.
Sanatçı olmak egodan kurtulmuş olmak demek olmadığına göre ki çoğu zaman bunun tersi olduğunu söyleyebiliriz. Egosunu terbiye edip, tüm insanlığın yararını sunmadıktan ve evrenle kaynaşıp onunla su gibi akmadıktan sonra nasıl bir sıradışılıktan söz edebiliriz.
Kızdığımız, sıradan ve banel bulduğumuz, düşünmeden ezbere yapılan, toplum yararını gözetmekten çok kendi isteklerimizi gözeten ne varsa sıradansa bunun karşıtı ne varsa sıra dışı olacaksa önce kendimizi disipline etmeden bunu başarmak imkânsız görünüyor.
Tam tersine birbirimize daha çok benzediğimiz bu günlerde, bunu yapmak için yeterliliğe sahip olacağımız ne kadar az şey kaldığını görerek üzülmeye devam ediyoruz.
Sıradışılık çabalarımız farklılıklarımızı ispatlamak için seçtiğimiz değişik kıyafetlere kadar indirgense de sonuçta aynı yerlerden beslenerek içten içe bencilliğimizin sınırsızlığında birbirimize daha çok benzemeye devam ediyoruz.
Muhtemelen buna karşı yapılacak en iyi şey olarak beslendiğimiz yerleri farklılaştırmadan önce kendimizin o kadar da özel olmadığını kavramamız gerekiyor. Belki o zaman ısrarla görmek istemediklerimizi görmeye başlayabiliriz. Her konuda bizden daha çok ihtiyaç içinde olanları fark edebiliriz.Belki de güzelliğin doğallığında hoş olan sıradanlığı hepbirlikte keşfedebiliriz.
16 Haziran 2009 Salı
Sürekli Yazılmakta Olan Tarihimiz Üzerine...
Samuel Beckett, " Zaman düz bir çizgi midir?" der bir yazısında
Tarih bence dairelerden oluşur. Her tamamlanışında bazı duyguları daha tam yaşarız. En son dairenin her kapanışında içinde bulunduğumuz daire daha da genişler.
Böylece zamanla tamamlanmaya yaklaşırız.
Anılarımızı da çoğu zaman yaklaşık duyguyu hissettiğimiz zamanlarda hatırlamamız da bundandır. Hatırladığımız için duyguyu hissetmeyiz, benzer duyguyu yaşayınca anılarımıza döneriz genelde. Ve tarih kendi etrafımızda dönmeye ve örülmeye devam eder.
İçimizdeki o ufak çocukla veya yaşlı insanla defalarca yeniden karşılaşmamız da bu yüzdendir, hiç bir yere gitmemiş gibi hissetmemiz de.
Biz bir ağaç gibi aynı yerde büyümeye devam ederiz.
Zaman da etrafımızda dolanmaya devam eder. Yapraklarımızı ara sıra sallayarak varlığını hatırlatan bir rüzgar gibi.
Bazen geçmişten gelen bir hayal sanırız, bazen ise umut olup gelecekten geldiğini düşünmek isteriz.
Halbuki o, hep o anda yeniden esmektedir ve zamanın derinliğine sadece o andan inilir.
Tarih bence dairelerden oluşur. Her tamamlanışında bazı duyguları daha tam yaşarız. En son dairenin her kapanışında içinde bulunduğumuz daire daha da genişler.
Böylece zamanla tamamlanmaya yaklaşırız.
Anılarımızı da çoğu zaman yaklaşık duyguyu hissettiğimiz zamanlarda hatırlamamız da bundandır. Hatırladığımız için duyguyu hissetmeyiz, benzer duyguyu yaşayınca anılarımıza döneriz genelde. Ve tarih kendi etrafımızda dönmeye ve örülmeye devam eder.
İçimizdeki o ufak çocukla veya yaşlı insanla defalarca yeniden karşılaşmamız da bu yüzdendir, hiç bir yere gitmemiş gibi hissetmemiz de.
Biz bir ağaç gibi aynı yerde büyümeye devam ederiz.
Zaman da etrafımızda dolanmaya devam eder. Yapraklarımızı ara sıra sallayarak varlığını hatırlatan bir rüzgar gibi.
Bazen geçmişten gelen bir hayal sanırız, bazen ise umut olup gelecekten geldiğini düşünmek isteriz.
Halbuki o, hep o anda yeniden esmektedir ve zamanın derinliğine sadece o andan inilir.
1 Haziran 2009 Pazartesi
Suya bile yazılan yazılar
Suya bile Yazılan Yazılar
Ne yazılmışsa ya da gelecekte ne yazılacaksa
Yazandan çok okuyanın malı olacaktır.
Anladıklarıyla kendi aklında tekrar şekillendirerek
kabullenip yaşantısına geçirdiği kadarı onun,
paylaştıkça büyüyecek olan kabullenildikçe
büyük yankılar olarak geri dönenler daima yazanın olacaktır.
Bitmemiş ne varsa devam eden hayatımıza ait parçalardır.
Sanılanın aksine hiç var olmayını değil zaman içinde unutulmuşu ararlar.
Olsa olsa zamanla unutulmuşun farklı tarzlarda iletimlerin izini sürerler.
Tamamlandığında ise evrensel doğrulara ulaşan ne varsa zaten ilk yazana aittir.
Herkese ait olanın tekrar hatırlanıp büyük bir sevgiyle kabullenilmesi
Gerçeğin eninde sonunda her yere ulaşmasının engellenemeyeceğini bize hatırlatır.
Nereye yazdığın, hatta söylediğin bile önemini kaybeder.
Bittiğinde yolunu bulur, gerektiği yere bir şekilde ulaşır.
Sonunda paylaştıkça büyücek olan, suya yazılmış bile olsa tamamlandığında gerektiği yere bir şekilde ulaşacaktır.
Ne yazılmışsa ya da gelecekte ne yazılacaksa
Yazandan çok okuyanın malı olacaktır.
Anladıklarıyla kendi aklında tekrar şekillendirerek
kabullenip yaşantısına geçirdiği kadarı onun,
paylaştıkça büyüyecek olan kabullenildikçe
büyük yankılar olarak geri dönenler daima yazanın olacaktır.
Bitmemiş ne varsa devam eden hayatımıza ait parçalardır.
Sanılanın aksine hiç var olmayını değil zaman içinde unutulmuşu ararlar.
Olsa olsa zamanla unutulmuşun farklı tarzlarda iletimlerin izini sürerler.
Tamamlandığında ise evrensel doğrulara ulaşan ne varsa zaten ilk yazana aittir.
Herkese ait olanın tekrar hatırlanıp büyük bir sevgiyle kabullenilmesi
Gerçeğin eninde sonunda her yere ulaşmasının engellenemeyeceğini bize hatırlatır.
Nereye yazdığın, hatta söylediğin bile önemini kaybeder.
Bittiğinde yolunu bulur, gerektiği yere bir şekilde ulaşır.
Sonunda paylaştıkça büyücek olan, suya yazılmış bile olsa tamamlandığında gerektiği yere bir şekilde ulaşacaktır.
25 Mayıs 2009 Pazartesi
Karaoğlan Parkından karşıya bakmak

Karaoğlan Parkından karşıya bakmak...
Karşında bazen umutlarını, bazen düşlerini görmek
Uzakların yakınlığını ya da imkansızlığını sonuna kadar hissetmek
Nasıl istiyorsan, bu sadece sana kalmış.
Sonra öylece kalakalmak.
Anın büyüsünü bozmadan, aldığın nefesi bile vermekten korkarak, beklemek.
Zamanın durmasına şahitlik ederken,
Hayranlığının seni esir almasına ve düşüncelerin hepsini senden uzaklaştırmasına izin vermek
Kendini o dar noktada sonsuzluğa bırakmak
Aslında yaptığın sadece bakmak
Sonra o hissin içinde kaybolmak ya da o his ile büyümek sana kalmış.
11 Mayıs 2009 Pazartesi
Özleminde Geçen Bir Ömürde Saklı Tüm Sözler
Yaşlı adam, içine diktiği gözünü başka yere çekmek ister gibi başını umutsuzca salladı. Geçen geçmişti artık, değiştirmek nafile.
“Boş ver.” dedi. İçini çekerek. Tam ciğerlerinden çıkmıştı, o ses daha çok acıtır gibi.
Tekrar önündeki kitaba daldı. Biraz sonra sıkılıp kalktığında, gözü terastaki kırmızı saksı içindeki açelyaya takıldı. Ne güzel açmıştı, sonra dikkati saksının rengine gitti. Bordaya çalan bir kırmızı, batmakta olan güneşin son ışıklarıyla çok hoş görünüyordu. Bu renk seneler öncesindeki bir anısını hatırlamasına neden oldu. Sevdiceğinin neredeyse aynı renk tuvaletini, zamanın ünlü terzisine diktirmişti ama o her haliyle de güzeldi zaten.
“Tuvaletinin altına giydiği aynı renk ayakkabılar, ne hoş olmuştu,” dedi.
İyide para vermişti ya, olsun ona değerdi. Önünde salınarak yürümesini düşününce bile içi bir an titredi.
“Güzelim İlayda.”
Kendi sesine kendiside şaştı. Zaman nasıl bir oyun oynuyordu kendisine. Biraz önce yediğini hatırlamakta zorlanırken seneler öncesini öyle bir netlikle hatırlıyordu ki duygulara bile dokunur gibi yakındı. Duygusunu o anda dondurmak, tekrar tekrar yaşamak ister gibi kendide
dondu kaldı bir süre. Gözlerini İlayda’nın gözlerine dikmişti. Gerçekte bunu asla yapamamışsa da eskiyi yaşamak yerine İlayda’yı kendi gününe getirmişti. Şimdi hikâyeyi istediği gibi yazabilirdi. Yine de düş olmayacak mıydı? Geçen her şey gibi ne farkı vardı. Öylede böyle de her geçen şey düştü artık. Gelecekse hayal. Ömer Hayyam’ın dediği gibi. Ama onun artık bir geleceği yoktu. Çok bile yaşamıştı. Kendi zamanında pek arkadaşı kalmadığı gibi nerdeyse oğlunun yaşıtı arkadaşlarının bile çoğu göçmüştü. Alacağı nefes sayılıydı. Kendi bilmese de zamanını, anının değerini bilecek kadar yakın olduğunu biliyordu.
Kimseyi hiç suçlamamıştı. Kabullenilmiş gerçekler vardı. O zamanlar bazı şeyler ayıptı bazı şeylerse yasak. Konuşulmazdı sadece yaşanır, uzaktan hayal kurulur o mutlulukla yetinilirdi.
Hakkın olmadığına inandırıldığın bir şeyi almayı zaten kendinde düşünmezdin. O yüzden belki mutsuzluğunu bile tam olarak yaşayamazdın. Beklentisizlik kanatlarının altına alıp
korurdu seni. Hep bilinmeyen yerlere uçmaya hazır, öylece durup beklerdik. Kaderin oyunlarıyla, kendi alabildiklerimiz arasında daha çok seyreder gibiydik. Oyuncu olduğumuzu fazla hatırlamıyorum. Her kez bizden daha içindeydi oyunumuzun. Büyüklerimiz, komşular, aile efradı. Bizse bizden bekleneni bilir, eksiksiz yerine getirmeye çalışarak bunun mutluluğunu yaşamaya adardık kendimizi. Hoş yinede bunu her zaman başardığımızı hatırlamıyorum. Beklenti çıtası hep bir şekilde yükselirdi. Ama yinede birbirine saygıdan fazla üzerine gidilmezdi. İç çekilip, anlamlı anlamlı bakmaktan başka canımızı sıkan pek bir şeyde olmazdı.
İlayda’nın gözlerindeki anlamı ise çözmek ise hep bir muamma. Mutsuzluğunun zevkini çıkarır gibi yaşardı. Kimseyi umursamadan o döneme aykırı olmadan, doğallıyla kabul ettirmişti, kendini. Güzelliğini kendine yapılan en büyük haksızlık olarak taşısa da istediklerini diğerlerine göre daha çabuk elde etmesine izin vermesinden hoşlanır gibiydi.
Ayrıcalığı en büyük çilesi olmuştu. Kimse rahat bırakmamıştı ki huzur içinde basit mutluluklarla yaşasın.
O aslında hiç keşfedilmemiş bir ülke gibi sadece keşfedilmeyi beklerdi. Kıyılarındaki koylarında vakit geçirirken, yanından geçen insanlara, uzaktan geçen gemiler gibi bakardı. Uzun zaman önce, uzaklıklarından kendine bir fayda gelmeyeceğini anlamıştı. Meraklı gözlerin dışına takıldığını bilirdi. İçini görmek isteyip, kendi dünyasına da götürecek bir istekli beklerdi.
Oysa bu güzellikten kendinde hak iddia edenler zengin dullar veya gösteriş düşkünü genç mirasyediler olmuştu. İlk evliliği yüzünü sayılı gördüğü genç bir mirasyediyleydi. Kumar borcu sandıkları bir alıp verememezlik davasında kim vurdu ya gitmişti. İkincisi kendinden otuz-beş yaş büyük bir yaşlı bir tüccar. O da fazla yaşamamıştı zaten. Kalbine yenik düşerken tek aklında kalan doya doya yaşamadığı, ikinci gençliğiydi ve İlayda ise tadına varamadığı yeni oyuncağı.
“Boş ver.” dedi. İçini çekerek. Tam ciğerlerinden çıkmıştı, o ses daha çok acıtır gibi.
Tekrar önündeki kitaba daldı. Biraz sonra sıkılıp kalktığında, gözü terastaki kırmızı saksı içindeki açelyaya takıldı. Ne güzel açmıştı, sonra dikkati saksının rengine gitti. Bordaya çalan bir kırmızı, batmakta olan güneşin son ışıklarıyla çok hoş görünüyordu. Bu renk seneler öncesindeki bir anısını hatırlamasına neden oldu. Sevdiceğinin neredeyse aynı renk tuvaletini, zamanın ünlü terzisine diktirmişti ama o her haliyle de güzeldi zaten.
“Tuvaletinin altına giydiği aynı renk ayakkabılar, ne hoş olmuştu,” dedi.
İyide para vermişti ya, olsun ona değerdi. Önünde salınarak yürümesini düşününce bile içi bir an titredi.
“Güzelim İlayda.”
Kendi sesine kendiside şaştı. Zaman nasıl bir oyun oynuyordu kendisine. Biraz önce yediğini hatırlamakta zorlanırken seneler öncesini öyle bir netlikle hatırlıyordu ki duygulara bile dokunur gibi yakındı. Duygusunu o anda dondurmak, tekrar tekrar yaşamak ister gibi kendide
dondu kaldı bir süre. Gözlerini İlayda’nın gözlerine dikmişti. Gerçekte bunu asla yapamamışsa da eskiyi yaşamak yerine İlayda’yı kendi gününe getirmişti. Şimdi hikâyeyi istediği gibi yazabilirdi. Yine de düş olmayacak mıydı? Geçen her şey gibi ne farkı vardı. Öylede böyle de her geçen şey düştü artık. Gelecekse hayal. Ömer Hayyam’ın dediği gibi. Ama onun artık bir geleceği yoktu. Çok bile yaşamıştı. Kendi zamanında pek arkadaşı kalmadığı gibi nerdeyse oğlunun yaşıtı arkadaşlarının bile çoğu göçmüştü. Alacağı nefes sayılıydı. Kendi bilmese de zamanını, anının değerini bilecek kadar yakın olduğunu biliyordu.
Kimseyi hiç suçlamamıştı. Kabullenilmiş gerçekler vardı. O zamanlar bazı şeyler ayıptı bazı şeylerse yasak. Konuşulmazdı sadece yaşanır, uzaktan hayal kurulur o mutlulukla yetinilirdi.
Hakkın olmadığına inandırıldığın bir şeyi almayı zaten kendinde düşünmezdin. O yüzden belki mutsuzluğunu bile tam olarak yaşayamazdın. Beklentisizlik kanatlarının altına alıp
korurdu seni. Hep bilinmeyen yerlere uçmaya hazır, öylece durup beklerdik. Kaderin oyunlarıyla, kendi alabildiklerimiz arasında daha çok seyreder gibiydik. Oyuncu olduğumuzu fazla hatırlamıyorum. Her kez bizden daha içindeydi oyunumuzun. Büyüklerimiz, komşular, aile efradı. Bizse bizden bekleneni bilir, eksiksiz yerine getirmeye çalışarak bunun mutluluğunu yaşamaya adardık kendimizi. Hoş yinede bunu her zaman başardığımızı hatırlamıyorum. Beklenti çıtası hep bir şekilde yükselirdi. Ama yinede birbirine saygıdan fazla üzerine gidilmezdi. İç çekilip, anlamlı anlamlı bakmaktan başka canımızı sıkan pek bir şeyde olmazdı.
İlayda’nın gözlerindeki anlamı ise çözmek ise hep bir muamma. Mutsuzluğunun zevkini çıkarır gibi yaşardı. Kimseyi umursamadan o döneme aykırı olmadan, doğallıyla kabul ettirmişti, kendini. Güzelliğini kendine yapılan en büyük haksızlık olarak taşısa da istediklerini diğerlerine göre daha çabuk elde etmesine izin vermesinden hoşlanır gibiydi.
Ayrıcalığı en büyük çilesi olmuştu. Kimse rahat bırakmamıştı ki huzur içinde basit mutluluklarla yaşasın.
O aslında hiç keşfedilmemiş bir ülke gibi sadece keşfedilmeyi beklerdi. Kıyılarındaki koylarında vakit geçirirken, yanından geçen insanlara, uzaktan geçen gemiler gibi bakardı. Uzun zaman önce, uzaklıklarından kendine bir fayda gelmeyeceğini anlamıştı. Meraklı gözlerin dışına takıldığını bilirdi. İçini görmek isteyip, kendi dünyasına da götürecek bir istekli beklerdi.
Oysa bu güzellikten kendinde hak iddia edenler zengin dullar veya gösteriş düşkünü genç mirasyediler olmuştu. İlk evliliği yüzünü sayılı gördüğü genç bir mirasyediyleydi. Kumar borcu sandıkları bir alıp verememezlik davasında kim vurdu ya gitmişti. İkincisi kendinden otuz-beş yaş büyük bir yaşlı bir tüccar. O da fazla yaşamamıştı zaten. Kalbine yenik düşerken tek aklında kalan doya doya yaşamadığı, ikinci gençliğiydi ve İlayda ise tadına varamadığı yeni oyuncağı.
...
Yüklü bir miras kalmıştı ya kendisine bu onu daha ulaşılmaz yapmıştı. Sonra nasılsa kapılmıştı bir dolandırıcıya. O da parası ve şöhretini çalmakla kalmamış kaçarken tüm kendine güvenini de beraber götürmüştü. Bu sefer alışık olduğu rahatı da arar olmuştu.
İşte o zamanlar karşılaşmıştık, yeniden. Platonik bir aşkı geçemese de benimkisi, engin sularında dalgalandırmıştı hayallerimi, o yeterdi.
“Hiç kimseyi onun kadar sevmemiştim,” dedi. Sonra düşünmeye daldı yeniden.
Ona olan ilgimi hep bilmişti bence, bilmişti de, onunda yapacak bir şeyi yoktu. Beni kaybetmemek için yanında rahat hissettiği arkadaşı olarak çok özel bir paye vermiş. Yine de dönemin meraklı bakışları altında daha çok iş ilişkisi altında görüşüyorduk. O da bunu kabullenir gibiydi. Çok güvendiği dostu, avukatı olarak içine düştüğü çıkmazı çözmeye mali durumunu denkleştirmeye çalışırken. İçinden çıkılmayacak hallerde en büyük yardımcısı olmuştum. Çünkü gerçekten hiç dostu yoktu. Tanıdıkça daha çok bağlandığımı fark ediyordum. Hâlbuki o bunun için gerçekten hiçbir şey yapmadığı gibi bütün halleri, benim gibi bir dostun, dostluğunu kaybetmemek için çaba sarf eder, bana da bunu hatırlatır gibiydi.
O geceye de böyle gitmiştik zaten ortak dostlarla birlikte avukatı ve yakın arkadaşı olan benimde yanında olmam dikkat çekmemişti. Üstündeki kıyafeti alacak kadar parasının kalmadığını kimse bilmediği için, en azından yüzüne karşı saygı görmeyi hak ediyordu. Zaten arkasından konuşulanlara önem vermemeyi yıllar önce öğrenmişti.
Peki, yüzündeki parlaklıkta ya da gözlerindeki ışıltıda hiç mi payım yoktu. Kendisini güvende hissettiren dostuna karşı başka şeyler hissediyor olamaz mıydı? Muhakkak olduğuna karar verdim. Tabii durum icabı belli etmemesi normaldi. Sonuçta ben hala evli bir adamdım.
O zamanlarda boşanmayı da düşünemezdim bile ama eğer İlayda beni severse.
Gerçek sevgiye razıysa nasılsa bir yol bulacağımızdan emindim. Tabii onun her türlü lüksünü karşılayacak kadar zengin bir adam hiç olmamıştım. Ayrıca düşünmem gereken bir ailem vardı. Ama devamlı surette yakındığı, ikiyüzlü bulduğu bu çevreyi hiç sevmemişti, sürüklenmişti sadece. Sevildiğini bildikten sonra buradan çıkıp mütevazı bir hayata geçmeyi ret edeceğini düşünemiyordum bile. Belki de gerçekten seçerdi de yalnızca ben zamanında sorsaydım. Bunu asla bilemeyecektim. Eşimi erken kaybettiğimi düşününce onun yerini alması da zor olmayacaktı. Ne saadet olurdu, ya Rabbim.
Gözlerini tekrar pencerenin dışına diktiğinde, “Belki de” diye düşündü, “Belki de öbür tarafta bunu telafi edeceklerdi.” Ölüm daha bir güzel geldi. Gülümsedi. Belki de bana bile burada ulaşamayacağını düşündüğü için ölümü seçmişti.
“Kim bilir,”dedi. Niye birden tüm umutlarını kaybedip intiharı seçmişti. Demek ki oda üzülmüştü için için de belli edememişti.
Neyse onunda artık zamanı fazla kalmamıştı. Kazık çakacak değildi ya bu dünyaya nasılsa yakında kavuşurdu oda sevdiğine. Yoksa karısı yarı yolda çıkıp karşısına yine engeller miydi biricik aşkına kavuşmasını, oysa kötü bir koca olmamıştı hiçbir zaman sadece fazla ilgi gösteremeyecek kadar meşguldü.
“Hale bak,” dedi, “Düşündüğüm şeye bak. Cennetse orası bunların artık problem olmaması gerekmez miydi? Yoksa ne biçim cennet olurdu orası.”
Kapı açıldığında yemeğini getiren hemşireye baktı. Hemşirede huysuzca mızmızlandığını
duymuş çekinerek de olsa yemeğini getirmişti.
Yemek istemediğine karar verdi Düşünceler onu yormuştu, uyuyacaktı. Hemşirede diretmedi zaten onunla uğraşacak hali yoktu. Yavaşça kapıyı kapatıp çıktı.
Yaşlı adam odasında kendi kendine kaldığında burnuna çok güçlü bir deniz kokusu geldi. Bu boğazın kendine has kokusuydu. Bulunduğu yerin denize oldukça uzak olmasından dolayı bu duruma oldukça şaşırsada hoşuna gitti. "Bu özlemin kokusu," dedi."Ne kadardır boğaza gitmedim, nasılda özlemişim."
Derin derin içine çekti burnuna güçlü gelen kokuyu. Sonra döndü bir şey arar gibi boş odaya şöyle bir göz gezdirdi, kısa süre sonra aradığını bulmuş gibi huzurla koltuğuna çöktü. İlayda’yı o kadar yanında hissediyordu ki alışıldık bir huzur duyduğunu düşündü. Bu duyguyla o kadar uzun bir zamandır yaşıyordu ki doğal bir his gibi kabullenmişti. “Öyle ya” dedi. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Hep onla geçirdim bu ömrü o bilse de bilmese de hep beraberlerdi. Sanki saçlarına uzanan sevgilisinin elini hissedercesine gözlerini kapayarak uzattı başını hafifçe önü doğru.
Her zaman onu andığında bu saadeti yaşadığını kendi bile bilememişti. Hafifçe özür dilemek istedi, nasıl da o uzaktaymış gibi davranmıştı, bu kadar yakın olduğunu fark etmeyecek kadar uzakta olanın kendisi olduğunu itiraf etti. Olsun artık biliyordu ya, hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Hiçbir şey boşuna değildi, onun sevgisine layık olmaktı tüm çabaları. Artık o da en az sevdiği kadar sevildiğini hissedebiliyordu. Huzur içinde gözlerini kapadı.
...
İşte o zamanlar karşılaşmıştık, yeniden. Platonik bir aşkı geçemese de benimkisi, engin sularında dalgalandırmıştı hayallerimi, o yeterdi.
“Hiç kimseyi onun kadar sevmemiştim,” dedi. Sonra düşünmeye daldı yeniden.
Ona olan ilgimi hep bilmişti bence, bilmişti de, onunda yapacak bir şeyi yoktu. Beni kaybetmemek için yanında rahat hissettiği arkadaşı olarak çok özel bir paye vermiş. Yine de dönemin meraklı bakışları altında daha çok iş ilişkisi altında görüşüyorduk. O da bunu kabullenir gibiydi. Çok güvendiği dostu, avukatı olarak içine düştüğü çıkmazı çözmeye mali durumunu denkleştirmeye çalışırken. İçinden çıkılmayacak hallerde en büyük yardımcısı olmuştum. Çünkü gerçekten hiç dostu yoktu. Tanıdıkça daha çok bağlandığımı fark ediyordum. Hâlbuki o bunun için gerçekten hiçbir şey yapmadığı gibi bütün halleri, benim gibi bir dostun, dostluğunu kaybetmemek için çaba sarf eder, bana da bunu hatırlatır gibiydi.
O geceye de böyle gitmiştik zaten ortak dostlarla birlikte avukatı ve yakın arkadaşı olan benimde yanında olmam dikkat çekmemişti. Üstündeki kıyafeti alacak kadar parasının kalmadığını kimse bilmediği için, en azından yüzüne karşı saygı görmeyi hak ediyordu. Zaten arkasından konuşulanlara önem vermemeyi yıllar önce öğrenmişti.
Peki, yüzündeki parlaklıkta ya da gözlerindeki ışıltıda hiç mi payım yoktu. Kendisini güvende hissettiren dostuna karşı başka şeyler hissediyor olamaz mıydı? Muhakkak olduğuna karar verdim. Tabii durum icabı belli etmemesi normaldi. Sonuçta ben hala evli bir adamdım.
O zamanlarda boşanmayı da düşünemezdim bile ama eğer İlayda beni severse.
Gerçek sevgiye razıysa nasılsa bir yol bulacağımızdan emindim. Tabii onun her türlü lüksünü karşılayacak kadar zengin bir adam hiç olmamıştım. Ayrıca düşünmem gereken bir ailem vardı. Ama devamlı surette yakındığı, ikiyüzlü bulduğu bu çevreyi hiç sevmemişti, sürüklenmişti sadece. Sevildiğini bildikten sonra buradan çıkıp mütevazı bir hayata geçmeyi ret edeceğini düşünemiyordum bile. Belki de gerçekten seçerdi de yalnızca ben zamanında sorsaydım. Bunu asla bilemeyecektim. Eşimi erken kaybettiğimi düşününce onun yerini alması da zor olmayacaktı. Ne saadet olurdu, ya Rabbim.
Gözlerini tekrar pencerenin dışına diktiğinde, “Belki de” diye düşündü, “Belki de öbür tarafta bunu telafi edeceklerdi.” Ölüm daha bir güzel geldi. Gülümsedi. Belki de bana bile burada ulaşamayacağını düşündüğü için ölümü seçmişti.
“Kim bilir,”dedi. Niye birden tüm umutlarını kaybedip intiharı seçmişti. Demek ki oda üzülmüştü için için de belli edememişti.
Neyse onunda artık zamanı fazla kalmamıştı. Kazık çakacak değildi ya bu dünyaya nasılsa yakında kavuşurdu oda sevdiğine. Yoksa karısı yarı yolda çıkıp karşısına yine engeller miydi biricik aşkına kavuşmasını, oysa kötü bir koca olmamıştı hiçbir zaman sadece fazla ilgi gösteremeyecek kadar meşguldü.
“Hale bak,” dedi, “Düşündüğüm şeye bak. Cennetse orası bunların artık problem olmaması gerekmez miydi? Yoksa ne biçim cennet olurdu orası.”
Kapı açıldığında yemeğini getiren hemşireye baktı. Hemşirede huysuzca mızmızlandığını
duymuş çekinerek de olsa yemeğini getirmişti.
Yemek istemediğine karar verdi Düşünceler onu yormuştu, uyuyacaktı. Hemşirede diretmedi zaten onunla uğraşacak hali yoktu. Yavaşça kapıyı kapatıp çıktı.
Yaşlı adam odasında kendi kendine kaldığında burnuna çok güçlü bir deniz kokusu geldi. Bu boğazın kendine has kokusuydu. Bulunduğu yerin denize oldukça uzak olmasından dolayı bu duruma oldukça şaşırsada hoşuna gitti. "Bu özlemin kokusu," dedi."Ne kadardır boğaza gitmedim, nasılda özlemişim."
Derin derin içine çekti burnuna güçlü gelen kokuyu. Sonra döndü bir şey arar gibi boş odaya şöyle bir göz gezdirdi, kısa süre sonra aradığını bulmuş gibi huzurla koltuğuna çöktü. İlayda’yı o kadar yanında hissediyordu ki alışıldık bir huzur duyduğunu düşündü. Bu duyguyla o kadar uzun bir zamandır yaşıyordu ki doğal bir his gibi kabullenmişti. “Öyle ya” dedi. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Hep onla geçirdim bu ömrü o bilse de bilmese de hep beraberlerdi. Sanki saçlarına uzanan sevgilisinin elini hissedercesine gözlerini kapayarak uzattı başını hafifçe önü doğru.
Her zaman onu andığında bu saadeti yaşadığını kendi bile bilememişti. Hafifçe özür dilemek istedi, nasıl da o uzaktaymış gibi davranmıştı, bu kadar yakın olduğunu fark etmeyecek kadar uzakta olanın kendisi olduğunu itiraf etti. Olsun artık biliyordu ya, hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Hiçbir şey boşuna değildi, onun sevgisine layık olmaktı tüm çabaları. Artık o da en az sevdiği kadar sevildiğini hissedebiliyordu. Huzur içinde gözlerini kapadı.
...
...
Aynı saatlerde başka bir yerde hayallerindeki kadın boylu boyunca yol kenarında uzanıyordu.
Yüzü denizden gelen rüzgârlara dönük, gözleri tamamen kapalı yatıyordu. Çok yorgundu sanki uykuya geçmek için sabırsızlanır gibiydi ama belki soğuk belki korku onu hala uyanık tutuyordu. Vücudunda bir ağrı hisseder gibi değildi daha çok olayın hala çok yeni meydana gelişiyle ilgili olabilirdi bu durum. Yani olayın sıcağı ya da şoku olabilirdi, diye düşündü. Belki de ölmüştü. Bunu nasıl anlayabilirdi ki insan kimse öldükten sonra gelip tecrübelerini anlatamıyordu ki.
Arkada çok uzaktan gelir gibi heyecanlı insan sesleri ile siren sesleri birbirine karışmaktaydı.
Kendisinden çok uzakta, hiç bir zaman erişemeyeceği hikâyelerin parçalarıymışçasına bu sesleri bile ciddiye alamıyordu. Yaşamak için çok fazla sebebi de yoktu zaten. Ölmemişe bile bunun olmasını tercih edeceğini farkındaydı. Daha fazla hırpalanmak istemiyordu. Denizden gelen dalgaların sesinin sakinleştiren melodisine kendisini bıraktı bir süre.
İçinden gelen ses yükselene kadar kabullenmiş gibiydi.
“Hiçbir şey değişmedi hala yalnızım. Ölüyorsam bile birilerinin gelip canımı alması gerekmiyor muydu? Oysa ben hiç kimseyi görmedim. Kimse için bir anlam ifade etmiyorum. Başımda beni alıp götürmeye gelen, ne melekler var ne de zebaniler. Cesedim ortadan kalksa bile ruhumu sığdıracağım hiçbir yer olmayacak belki de.”
Sonra biraz daldı, gözleri kapandığı halde denizdeki yakamozları seyretmeye devam ediyordu, hissettiği ise kocaman bir huzur denizinde olduğu zaten pek düşünecek bile hali kalmamıştı.
Ne kadar geçti tam bilmiyordu. Kendince asırlar ama hala her şey aynı yerde gibiydi.
İstese de kafasını pek kımıltamadığını fark etti.
Nedense çok da rahatsız hissetmiyordu. Hafif uyuşmuş gibiydi yine de kafasının içinde söylenmeye devam etti.
Hem insan iki kere ölmezdi dimi, O İlayda olarak bir kere ölmüştü zaten. Şimdiyse Münire Hanım olarak bu sefer cidden ölüyordu. İntihara her zaman karşıydı. İlkinde toplum baskısından ve yeni evleneceği adamın Anadolu’daki hayatına kolay intibah sağlamak için bu yolu seçmişti. Bir kazada ölen cesedi özellikle ortadan kaldırılan bir kadının kimliğini
bulması rastlantı değildi. Hoş buradan, seneler evvel kaçtığı yaşantıdan çok daha iyi değildi ama güvenliydi. O güveni seçmişti. Zengin ama pinti bir ailenin büyük konağında gözlerden uzak yaşamak çokta kolay değildi. Sonra kısır olduğu düşüncesiyle üzerine gelen kumayla ve onun şımarık çocuklarını çekti. Ama eşi kendince onu hep sevdi. Çok da saygı duydu hatta kendi kültüründen çekinir gibi yaşadı. Yinede baskıya dayanamadı. Doğumda vefat eden eşinden sonra İlayda ile evlenmesine rağmen. Erkek çocuk isteyen ailesini susturmak için başkasını kuma almaktan çekinmedi. Ama resmi eşi Münire Hanım olarak oydu ve ona da çok cömert davrandı.
Onun da vefatından sonra İstanbul’a geri döndü. Burada aldığı eve yerleşip İstanbul boğazını seyrederek son demlerimi geçirmek istedi. Kendisine kalan hayalleriyle birlikte hala anlayamadığı o kadar çok şey vardı ki ama artık düşünmeyi bırakalı çok olmuştu.
Yüzü denizden gelen rüzgârlara dönük, gözleri tamamen kapalı yatıyordu. Çok yorgundu sanki uykuya geçmek için sabırsızlanır gibiydi ama belki soğuk belki korku onu hala uyanık tutuyordu. Vücudunda bir ağrı hisseder gibi değildi daha çok olayın hala çok yeni meydana gelişiyle ilgili olabilirdi bu durum. Yani olayın sıcağı ya da şoku olabilirdi, diye düşündü. Belki de ölmüştü. Bunu nasıl anlayabilirdi ki insan kimse öldükten sonra gelip tecrübelerini anlatamıyordu ki.
Arkada çok uzaktan gelir gibi heyecanlı insan sesleri ile siren sesleri birbirine karışmaktaydı.
Kendisinden çok uzakta, hiç bir zaman erişemeyeceği hikâyelerin parçalarıymışçasına bu sesleri bile ciddiye alamıyordu. Yaşamak için çok fazla sebebi de yoktu zaten. Ölmemişe bile bunun olmasını tercih edeceğini farkındaydı. Daha fazla hırpalanmak istemiyordu. Denizden gelen dalgaların sesinin sakinleştiren melodisine kendisini bıraktı bir süre.
İçinden gelen ses yükselene kadar kabullenmiş gibiydi.
“Hiçbir şey değişmedi hala yalnızım. Ölüyorsam bile birilerinin gelip canımı alması gerekmiyor muydu? Oysa ben hiç kimseyi görmedim. Kimse için bir anlam ifade etmiyorum. Başımda beni alıp götürmeye gelen, ne melekler var ne de zebaniler. Cesedim ortadan kalksa bile ruhumu sığdıracağım hiçbir yer olmayacak belki de.”
Sonra biraz daldı, gözleri kapandığı halde denizdeki yakamozları seyretmeye devam ediyordu, hissettiği ise kocaman bir huzur denizinde olduğu zaten pek düşünecek bile hali kalmamıştı.
Ne kadar geçti tam bilmiyordu. Kendince asırlar ama hala her şey aynı yerde gibiydi.
İstese de kafasını pek kımıltamadığını fark etti.
Nedense çok da rahatsız hissetmiyordu. Hafif uyuşmuş gibiydi yine de kafasının içinde söylenmeye devam etti.
Hem insan iki kere ölmezdi dimi, O İlayda olarak bir kere ölmüştü zaten. Şimdiyse Münire Hanım olarak bu sefer cidden ölüyordu. İntihara her zaman karşıydı. İlkinde toplum baskısından ve yeni evleneceği adamın Anadolu’daki hayatına kolay intibah sağlamak için bu yolu seçmişti. Bir kazada ölen cesedi özellikle ortadan kaldırılan bir kadının kimliğini
bulması rastlantı değildi. Hoş buradan, seneler evvel kaçtığı yaşantıdan çok daha iyi değildi ama güvenliydi. O güveni seçmişti. Zengin ama pinti bir ailenin büyük konağında gözlerden uzak yaşamak çokta kolay değildi. Sonra kısır olduğu düşüncesiyle üzerine gelen kumayla ve onun şımarık çocuklarını çekti. Ama eşi kendince onu hep sevdi. Çok da saygı duydu hatta kendi kültüründen çekinir gibi yaşadı. Yinede baskıya dayanamadı. Doğumda vefat eden eşinden sonra İlayda ile evlenmesine rağmen. Erkek çocuk isteyen ailesini susturmak için başkasını kuma almaktan çekinmedi. Ama resmi eşi Münire Hanım olarak oydu ve ona da çok cömert davrandı.
Onun da vefatından sonra İstanbul’a geri döndü. Burada aldığı eve yerleşip İstanbul boğazını seyrederek son demlerimi geçirmek istedi. Kendisine kalan hayalleriyle birlikte hala anlayamadığı o kadar çok şey vardı ki ama artık düşünmeyi bırakalı çok olmuştu.
...
Ara sıra çıktığı evine taksiyle dönerken olmuştu kaza. Galiba sarhoş bir genç onlara çarpıp kaçmıştı. Demek bu yaşa kadar bekleyip bir kazayla, kimliğini senelerdir taşıdığı kadıncağızın
sonuyla veda edecekti hayata. Bu nasıl bir kaderdi. Kader alnında mı, senelerdir taşıdığı kimlikte mi yazılıydı bilemedi.
Zaman tuhaf bir düzende farklı bir boyutta akıyordu. Bazen saatler saniyeler gibi akarken kimi zaman durmuşçasına saniyeler geçmek bilmiyordu.
Gözleri kapalı olmasına rağmen sanki yukardan bir yerden olayları seyrediyormuşçasına eş zamanlı olayları biliyor gibiydi. Etraftaki herkes onun vücuduyla ilgilenirken, o öylece ne durmuş, ruhunu şu hızını bile kavrayamadığı zaman aralığından kurtarmaya çalışıyordu
Yorgunluğuna rağmen iç hesaplaşmasını bitirmek ister gibiydi.
Ufak ufak resimler geldi geçti zihninden, güvendiği insanlar fazla değildi. Yüzünü hiç hatırlamadığı annesi, kendine hep yardım etmiş, her sırrını saklamış dadısı, uzaklarda kalmış bir kuzen, ismini bile şimdi hatırlamakta zorlandığı avukatı ve en iyi dostu. Ne hoş adamdı. Tam anlamıyla asil biriydi. Kim bilir o ne düşünmüştü hakkında. Çoğu gibi bilemezdi ki nasıl bir hayat yaşadığını. Nasıl bir hayata sürüklendiğini. Yine de çok asil biri olarak ona laf söyletmediğine emindi. Gülümsedi demek az da olsa insan tanımıştı.
Bir tarafı hiç yaşamamış gibi hissediyordu, hiç sevilmemiş, hiçbir şey beklememiş öylesinde bir rüya işte. Eğer her şey bir rüya ise oda bir suçlu olamayacak kadar masum olurdu di mi?
Sonra kendini kandırmasına gerek olmadığını düşündü diğer tarafı çok derinden sevildiğini hep bilmişti hem de ismini bile hatırlamak da zorlandığı eski dostu tarafından. Aslında hiç unutmadığı yalnız hatırlamasının genelde acı verdiği ismi beyninde yankılandı, Ali Bey. Onun tarafından düşünüldüğünü bilmek bile huzur duymasına sebep olmuştu. Sadece o kadardı ama daha ciddi bir şey yaşamalarına imkân yoktu. Ailesini ve köklü soyadına ihanet edemeyecek kadar dürüst biriydi. Kendini iyi hissettirecek kadar platonik aşkına yakın, hiçbir şey vaat etmeyecek kadar uzaktan bakardı. Kendi bile bilmezdi ne beklediğini. Ama derinden hissederdi severdi onu. Acık cesaret bulsa hayatını bile dağıtacak kadar gözü karada olabilirdi. Ama İlayda olarak yeterince çekmişti, mutlu ve saygın bir adamın yuvasını yıktığından bahsetmelerine en çok kendi dayanamazdı zaten. O da unutmayı, görmemeyi seçti. Korkak olan kendisiydi aslında belki de hayatının en büyük hatasını yapmıştı. Bunu hiçbir zaman bilemeyecekti. Bilsede değiştiremeyecek kadar geçti zaten. Ne güzel bakardı diye düşündü, ne kadar sevgi doluydu.
Etrafına sarmış insanlardan bir kısmının vücudunu taşımak için kaldırmasıyla ona doğru heyecanla yürüyen birini fark etti. Yüzüne yayılan gülümsemeye engel olamadı. Nasıl olabilirdi ki bu, tek gerçek mutluluk umudu ona doğru yürümekteydi. Sanki seneler onu hiç değiştirmemişti. Onu o kadar net seçebiliyordu ki yanılıyor olamazdı.
Tüm olanaksızlıklara rağmen sonunda onu bulmuştu ya işte, demek bu saadet bugüne kısmetti.
Titrek ve genzinden zar zor çıkan sesiyle,
“Sen” dedi, derininde saklı kalmış sevgilisinin saçlarına okşamak istercesine elini yukarı doğru uzatarak, “Sonunda geldin ve beni buldun. Bunu ne kadar bekledim bilemezsin. Neden beklediğimi bile bilemeden yaşadım bunca seneyi.” Bir ağırlık gözlerini kapanmaya zorlarken, huzuru iliklerine kadar hissetti. Artık ebediyen dinlenebilirdi. Sevdiğinin yanında olduktan sonra nerde olduğunun ne önemi olabilirdi ki.
Onca zaman söyleyemediklerini hep bildiğini anlayarak sevinmişti. Sözler özleminde geçen bir ömürde söylenmişti, yerlerine ulaştıklarının rahatlığıyla artık sıra hissettiği ile yaşamaya veya ölmeye gelmişti.
sonuyla veda edecekti hayata. Bu nasıl bir kaderdi. Kader alnında mı, senelerdir taşıdığı kimlikte mi yazılıydı bilemedi.
Zaman tuhaf bir düzende farklı bir boyutta akıyordu. Bazen saatler saniyeler gibi akarken kimi zaman durmuşçasına saniyeler geçmek bilmiyordu.
Gözleri kapalı olmasına rağmen sanki yukardan bir yerden olayları seyrediyormuşçasına eş zamanlı olayları biliyor gibiydi. Etraftaki herkes onun vücuduyla ilgilenirken, o öylece ne durmuş, ruhunu şu hızını bile kavrayamadığı zaman aralığından kurtarmaya çalışıyordu
Yorgunluğuna rağmen iç hesaplaşmasını bitirmek ister gibiydi.
Ufak ufak resimler geldi geçti zihninden, güvendiği insanlar fazla değildi. Yüzünü hiç hatırlamadığı annesi, kendine hep yardım etmiş, her sırrını saklamış dadısı, uzaklarda kalmış bir kuzen, ismini bile şimdi hatırlamakta zorlandığı avukatı ve en iyi dostu. Ne hoş adamdı. Tam anlamıyla asil biriydi. Kim bilir o ne düşünmüştü hakkında. Çoğu gibi bilemezdi ki nasıl bir hayat yaşadığını. Nasıl bir hayata sürüklendiğini. Yine de çok asil biri olarak ona laf söyletmediğine emindi. Gülümsedi demek az da olsa insan tanımıştı.
Bir tarafı hiç yaşamamış gibi hissediyordu, hiç sevilmemiş, hiçbir şey beklememiş öylesinde bir rüya işte. Eğer her şey bir rüya ise oda bir suçlu olamayacak kadar masum olurdu di mi?
Sonra kendini kandırmasına gerek olmadığını düşündü diğer tarafı çok derinden sevildiğini hep bilmişti hem de ismini bile hatırlamak da zorlandığı eski dostu tarafından. Aslında hiç unutmadığı yalnız hatırlamasının genelde acı verdiği ismi beyninde yankılandı, Ali Bey. Onun tarafından düşünüldüğünü bilmek bile huzur duymasına sebep olmuştu. Sadece o kadardı ama daha ciddi bir şey yaşamalarına imkân yoktu. Ailesini ve köklü soyadına ihanet edemeyecek kadar dürüst biriydi. Kendini iyi hissettirecek kadar platonik aşkına yakın, hiçbir şey vaat etmeyecek kadar uzaktan bakardı. Kendi bile bilmezdi ne beklediğini. Ama derinden hissederdi severdi onu. Acık cesaret bulsa hayatını bile dağıtacak kadar gözü karada olabilirdi. Ama İlayda olarak yeterince çekmişti, mutlu ve saygın bir adamın yuvasını yıktığından bahsetmelerine en çok kendi dayanamazdı zaten. O da unutmayı, görmemeyi seçti. Korkak olan kendisiydi aslında belki de hayatının en büyük hatasını yapmıştı. Bunu hiçbir zaman bilemeyecekti. Bilsede değiştiremeyecek kadar geçti zaten. Ne güzel bakardı diye düşündü, ne kadar sevgi doluydu.
Etrafına sarmış insanlardan bir kısmının vücudunu taşımak için kaldırmasıyla ona doğru heyecanla yürüyen birini fark etti. Yüzüne yayılan gülümsemeye engel olamadı. Nasıl olabilirdi ki bu, tek gerçek mutluluk umudu ona doğru yürümekteydi. Sanki seneler onu hiç değiştirmemişti. Onu o kadar net seçebiliyordu ki yanılıyor olamazdı.
Tüm olanaksızlıklara rağmen sonunda onu bulmuştu ya işte, demek bu saadet bugüne kısmetti.
Titrek ve genzinden zar zor çıkan sesiyle,
“Sen” dedi, derininde saklı kalmış sevgilisinin saçlarına okşamak istercesine elini yukarı doğru uzatarak, “Sonunda geldin ve beni buldun. Bunu ne kadar bekledim bilemezsin. Neden beklediğimi bile bilemeden yaşadım bunca seneyi.” Bir ağırlık gözlerini kapanmaya zorlarken, huzuru iliklerine kadar hissetti. Artık ebediyen dinlenebilirdi. Sevdiğinin yanında olduktan sonra nerde olduğunun ne önemi olabilirdi ki.
Onca zaman söyleyemediklerini hep bildiğini anlayarak sevinmişti. Sözler özleminde geçen bir ömürde söylenmişti, yerlerine ulaştıklarının rahatlığıyla artık sıra hissettiği ile yaşamaya veya ölmeye gelmişti.
29 Nisan 2009 Çarşamba
28 Nisan 2009 Salı
1 Nisan 2009 Çarşamba
31 Mart 2009 Salı
Sorgun, Titreyengöl ve Nashira'ya veda ederken,




Nashira Selçuklular zamanında gökteki en parlak yıldızmış, Selçukluların zamanını temsil ettiği içinde Selçuklular tarafından sevilmiş ve kullanılmış.
Selçuklu mimarisinin postmodern yansımalarıyla yapılan bu otelede Selçukluyu zarif bir şekilde hatırlatan bu isim verilmiş, Naşira denmiş.
Son bir senemin güzel ve tecrübelerle dolu zamanlarını geçirdiğim bu otele, bölgeye, her imkan dahilinde seyretmeye doyamadığım güneşin batarken suya vuran aksine hayattayken belki bir daha görme umuduyla bugün veda ederken, yıldızının hiç bir zaman sönmemesini diliyorum.
Burda kalan misafirlerine, çalışan ve çalışacak bundan sonraki emanetçilerinede benim gibi her zaman sevgiyle hatırlanacak güzelliklerin paylarına düşmesini diliyorum.
Her zaman güzelliklerle kalması dileğiyle.
Sen hep parılda Nashira...
Selçuklu mimarisinin postmodern yansımalarıyla yapılan bu otelede Selçukluyu zarif bir şekilde hatırlatan bu isim verilmiş, Naşira denmiş.
Son bir senemin güzel ve tecrübelerle dolu zamanlarını geçirdiğim bu otele, bölgeye, her imkan dahilinde seyretmeye doyamadığım güneşin batarken suya vuran aksine hayattayken belki bir daha görme umuduyla bugün veda ederken, yıldızının hiç bir zaman sönmemesini diliyorum.
Burda kalan misafirlerine, çalışan ve çalışacak bundan sonraki emanetçilerinede benim gibi her zaman sevgiyle hatırlanacak güzelliklerin paylarına düşmesini diliyorum.
Her zaman güzelliklerle kalması dileğiyle.
Sen hep parılda Nashira...
27 Mart 2009 Cuma
26 Mart 2009 Perşembe
25 Mart 2009 Çarşamba
Bitmemiş şiir..belki bir gün ismi bile konur :)
Gözlerinden geçen bulutlarda saklı tüm söylemek istediklerin.
Kapıldıkları rüzgarlara alışık,
nice fırtınalara direndiği apaçık
sessizce mesajını iletmekde.
Ani çığlıklarını içine gömmüşlüğünü fısıldarken kimi zaman avaz avaz,
sen bulutların üstüne geçecek yolu aramaktasın
Besbelli hala umudun var.
Seni oraya ulaştıracak ne varsa sonrasında hemen terketmeye bile razı,
sözcüklerini de terketmekdesin.
Hala dimdik olma çabasıyla şavaşırken kendinle,
seni gören gözlerle de savaşmaktasın.
Halbuki tüm söylemek istediklerini zaten anlatmaktasın.
Kapıldıkları rüzgarlara alışık,
nice fırtınalara direndiği apaçık
sessizce mesajını iletmekde.
Ani çığlıklarını içine gömmüşlüğünü fısıldarken kimi zaman avaz avaz,
sen bulutların üstüne geçecek yolu aramaktasın
Besbelli hala umudun var.
Seni oraya ulaştıracak ne varsa sonrasında hemen terketmeye bile razı,
sözcüklerini de terketmekdesin.
Hala dimdik olma çabasıyla şavaşırken kendinle,
seni gören gözlerle de savaşmaktasın.
Halbuki tüm söylemek istediklerini zaten anlatmaktasın.
23 Mart 2009 Pazartesi
:)
Dostum sen düşünceden ibaretsin
Geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün gülistan olursun
Diken düşünürsün dikenlik olursun
Hz. Mevlana'dan
Geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün gülistan olursun
Diken düşünürsün dikenlik olursun
Hz. Mevlana'dan
17 Mart 2009 Salı
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











































