11 Mayıs 2009 Pazartesi

...

Yüklü bir miras kalmıştı ya kendisine bu onu daha ulaşılmaz yapmıştı. Sonra nasılsa kapılmıştı bir dolandırıcıya. O da parası ve şöhretini çalmakla kalmamış kaçarken tüm kendine güvenini de beraber götürmüştü. Bu sefer alışık olduğu rahatı da arar olmuştu.
İşte o zamanlar karşılaşmıştık, yeniden. Platonik bir aşkı geçemese de benimkisi, engin sularında dalgalandırmıştı hayallerimi, o yeterdi.
“Hiç kimseyi onun kadar sevmemiştim,” dedi. Sonra düşünmeye daldı yeniden.
Ona olan ilgimi hep bilmişti bence, bilmişti de, onunda yapacak bir şeyi yoktu. Beni kaybetmemek için yanında rahat hissettiği arkadaşı olarak çok özel bir paye vermiş. Yine de dönemin meraklı bakışları altında daha çok iş ilişkisi altında görüşüyorduk. O da bunu kabullenir gibiydi. Çok güvendiği dostu, avukatı olarak içine düştüğü çıkmazı çözmeye mali durumunu denkleştirmeye çalışırken. İçinden çıkılmayacak hallerde en büyük yardımcısı olmuştum. Çünkü gerçekten hiç dostu yoktu. Tanıdıkça daha çok bağlandığımı fark ediyordum. Hâlbuki o bunun için gerçekten hiçbir şey yapmadığı gibi bütün halleri, benim gibi bir dostun, dostluğunu kaybetmemek için çaba sarf eder, bana da bunu hatırlatır gibiydi.
O geceye de böyle gitmiştik zaten ortak dostlarla birlikte avukatı ve yakın arkadaşı olan benimde yanında olmam dikkat çekmemişti. Üstündeki kıyafeti alacak kadar parasının kalmadığını kimse bilmediği için, en azından yüzüne karşı saygı görmeyi hak ediyordu. Zaten arkasından konuşulanlara önem vermemeyi yıllar önce öğrenmişti.
Peki, yüzündeki parlaklıkta ya da gözlerindeki ışıltıda hiç mi payım yoktu. Kendisini güvende hissettiren dostuna karşı başka şeyler hissediyor olamaz mıydı? Muhakkak olduğuna karar verdim. Tabii durum icabı belli etmemesi normaldi. Sonuçta ben hala evli bir adamdım.
O zamanlarda boşanmayı da düşünemezdim bile ama eğer İlayda beni severse.
Gerçek sevgiye razıysa nasılsa bir yol bulacağımızdan emindim. Tabii onun her türlü lüksünü karşılayacak kadar zengin bir adam hiç olmamıştım. Ayrıca düşünmem gereken bir ailem vardı. Ama devamlı surette yakındığı, ikiyüzlü bulduğu bu çevreyi hiç sevmemişti, sürüklenmişti sadece. Sevildiğini bildikten sonra buradan çıkıp mütevazı bir hayata geçmeyi ret edeceğini düşünemiyordum bile. Belki de gerçekten seçerdi de yalnızca ben zamanında sorsaydım. Bunu asla bilemeyecektim. Eşimi erken kaybettiğimi düşününce onun yerini alması da zor olmayacaktı. Ne saadet olurdu, ya Rabbim.
Gözlerini tekrar pencerenin dışına diktiğinde, “Belki de” diye düşündü, “Belki de öbür tarafta bunu telafi edeceklerdi.” Ölüm daha bir güzel geldi. Gülümsedi. Belki de bana bile burada ulaşamayacağını düşündüğü için ölümü seçmişti.
“Kim bilir,”dedi. Niye birden tüm umutlarını kaybedip intiharı seçmişti. Demek ki oda üzülmüştü için için de belli edememişti.
Neyse onunda artık zamanı fazla kalmamıştı. Kazık çakacak değildi ya bu dünyaya nasılsa yakında kavuşurdu oda sevdiğine. Yoksa karısı yarı yolda çıkıp karşısına yine engeller miydi biricik aşkına kavuşmasını, oysa kötü bir koca olmamıştı hiçbir zaman sadece fazla ilgi gösteremeyecek kadar meşguldü.
“Hale bak,” dedi, “Düşündüğüm şeye bak. Cennetse orası bunların artık problem olmaması gerekmez miydi? Yoksa ne biçim cennet olurdu orası.”
Kapı açıldığında yemeğini getiren hemşireye baktı. Hemşirede huysuzca mızmızlandığını
duymuş çekinerek de olsa yemeğini getirmişti.
Yemek istemediğine karar verdi Düşünceler onu yormuştu, uyuyacaktı. Hemşirede diretmedi zaten onunla uğraşacak hali yoktu. Yavaşça kapıyı kapatıp çıktı.
Yaşlı adam odasında kendi kendine kaldığında burnuna çok güçlü bir deniz kokusu geldi. Bu boğazın kendine has kokusuydu. Bulunduğu yerin denize oldukça uzak olmasından dolayı bu duruma oldukça şaşırsada hoşuna gitti. "Bu özlemin kokusu," dedi."Ne kadardır boğaza gitmedim, nasılda özlemişim."

Derin derin içine çekti burnuna güçlü gelen kokuyu. Sonra döndü bir şey arar gibi boş odaya şöyle bir göz gezdirdi, kısa süre sonra aradığını bulmuş gibi huzurla koltuğuna çöktü. İlayda’yı o kadar yanında hissediyordu ki alışıldık bir huzur duyduğunu düşündü. Bu duyguyla o kadar uzun bir zamandır yaşıyordu ki doğal bir his gibi kabullenmişti. “Öyle ya” dedi. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Hep onla geçirdim bu ömrü o bilse de bilmese de hep beraberlerdi. Sanki saçlarına uzanan sevgilisinin elini hissedercesine gözlerini kapayarak uzattı başını hafifçe önü doğru.
Her zaman onu andığında bu saadeti yaşadığını kendi bile bilememişti. Hafifçe özür dilemek istedi, nasıl da o uzaktaymış gibi davranmıştı, bu kadar yakın olduğunu fark etmeyecek kadar uzakta olanın kendisi olduğunu itiraf etti. Olsun artık biliyordu ya, hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Hiçbir şey boşuna değildi, onun sevgisine layık olmaktı tüm çabaları. Artık o da en az sevdiği kadar sevildiğini hissedebiliyordu. Huzur içinde gözlerini kapadı.


...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder