Yaşlı adam, içine diktiği gözünü başka yere çekmek ister gibi başını umutsuzca salladı. Geçen geçmişti artık, değiştirmek nafile.
“Boş ver.” dedi. İçini çekerek. Tam ciğerlerinden çıkmıştı, o ses daha çok acıtır gibi.
Tekrar önündeki kitaba daldı. Biraz sonra sıkılıp kalktığında, gözü terastaki kırmızı saksı içindeki açelyaya takıldı. Ne güzel açmıştı, sonra dikkati saksının rengine gitti. Bordaya çalan bir kırmızı, batmakta olan güneşin son ışıklarıyla çok hoş görünüyordu. Bu renk seneler öncesindeki bir anısını hatırlamasına neden oldu. Sevdiceğinin neredeyse aynı renk tuvaletini, zamanın ünlü terzisine diktirmişti ama o her haliyle de güzeldi zaten.
“Tuvaletinin altına giydiği aynı renk ayakkabılar, ne hoş olmuştu,” dedi.
İyide para vermişti ya, olsun ona değerdi. Önünde salınarak yürümesini düşününce bile içi bir an titredi.
“Güzelim İlayda.”
Kendi sesine kendiside şaştı. Zaman nasıl bir oyun oynuyordu kendisine. Biraz önce yediğini hatırlamakta zorlanırken seneler öncesini öyle bir netlikle hatırlıyordu ki duygulara bile dokunur gibi yakındı. Duygusunu o anda dondurmak, tekrar tekrar yaşamak ister gibi kendide
dondu kaldı bir süre. Gözlerini İlayda’nın gözlerine dikmişti. Gerçekte bunu asla yapamamışsa da eskiyi yaşamak yerine İlayda’yı kendi gününe getirmişti. Şimdi hikâyeyi istediği gibi yazabilirdi. Yine de düş olmayacak mıydı? Geçen her şey gibi ne farkı vardı. Öylede böyle de her geçen şey düştü artık. Gelecekse hayal. Ömer Hayyam’ın dediği gibi. Ama onun artık bir geleceği yoktu. Çok bile yaşamıştı. Kendi zamanında pek arkadaşı kalmadığı gibi nerdeyse oğlunun yaşıtı arkadaşlarının bile çoğu göçmüştü. Alacağı nefes sayılıydı. Kendi bilmese de zamanını, anının değerini bilecek kadar yakın olduğunu biliyordu.
Kimseyi hiç suçlamamıştı. Kabullenilmiş gerçekler vardı. O zamanlar bazı şeyler ayıptı bazı şeylerse yasak. Konuşulmazdı sadece yaşanır, uzaktan hayal kurulur o mutlulukla yetinilirdi.
Hakkın olmadığına inandırıldığın bir şeyi almayı zaten kendinde düşünmezdin. O yüzden belki mutsuzluğunu bile tam olarak yaşayamazdın. Beklentisizlik kanatlarının altına alıp
korurdu seni. Hep bilinmeyen yerlere uçmaya hazır, öylece durup beklerdik. Kaderin oyunlarıyla, kendi alabildiklerimiz arasında daha çok seyreder gibiydik. Oyuncu olduğumuzu fazla hatırlamıyorum. Her kez bizden daha içindeydi oyunumuzun. Büyüklerimiz, komşular, aile efradı. Bizse bizden bekleneni bilir, eksiksiz yerine getirmeye çalışarak bunun mutluluğunu yaşamaya adardık kendimizi. Hoş yinede bunu her zaman başardığımızı hatırlamıyorum. Beklenti çıtası hep bir şekilde yükselirdi. Ama yinede birbirine saygıdan fazla üzerine gidilmezdi. İç çekilip, anlamlı anlamlı bakmaktan başka canımızı sıkan pek bir şeyde olmazdı.
İlayda’nın gözlerindeki anlamı ise çözmek ise hep bir muamma. Mutsuzluğunun zevkini çıkarır gibi yaşardı. Kimseyi umursamadan o döneme aykırı olmadan, doğallıyla kabul ettirmişti, kendini. Güzelliğini kendine yapılan en büyük haksızlık olarak taşısa da istediklerini diğerlerine göre daha çabuk elde etmesine izin vermesinden hoşlanır gibiydi.
Ayrıcalığı en büyük çilesi olmuştu. Kimse rahat bırakmamıştı ki huzur içinde basit mutluluklarla yaşasın.
O aslında hiç keşfedilmemiş bir ülke gibi sadece keşfedilmeyi beklerdi. Kıyılarındaki koylarında vakit geçirirken, yanından geçen insanlara, uzaktan geçen gemiler gibi bakardı. Uzun zaman önce, uzaklıklarından kendine bir fayda gelmeyeceğini anlamıştı. Meraklı gözlerin dışına takıldığını bilirdi. İçini görmek isteyip, kendi dünyasına da götürecek bir istekli beklerdi.
Oysa bu güzellikten kendinde hak iddia edenler zengin dullar veya gösteriş düşkünü genç mirasyediler olmuştu. İlk evliliği yüzünü sayılı gördüğü genç bir mirasyediyleydi. Kumar borcu sandıkları bir alıp verememezlik davasında kim vurdu ya gitmişti. İkincisi kendinden otuz-beş yaş büyük bir yaşlı bir tüccar. O da fazla yaşamamıştı zaten. Kalbine yenik düşerken tek aklında kalan doya doya yaşamadığı, ikinci gençliğiydi ve İlayda ise tadına varamadığı yeni oyuncağı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder