25 Mayıs 2009 Pazartesi

Karaoğlan Parkından karşıya bakmak


Karaoğlan Parkından karşıya bakmak...

Karşında bazen umutlarını, bazen düşlerini görmek
Uzakların yakınlığını ya da imkansızlığını sonuna kadar hissetmek
Nasıl istiyorsan, bu sadece sana kalmış.

Sonra öylece kalakalmak.
Anın büyüsünü bozmadan, aldığın nefesi bile vermekten korkarak, beklemek.
Zamanın durmasına şahitlik ederken,
Hayranlığının seni esir almasına ve düşüncelerin hepsini senden uzaklaştırmasına izin vermek
Kendini o dar noktada sonsuzluğa bırakmak

Aslında yaptığın sadece bakmak
Sonra o hissin içinde kaybolmak ya da o his ile büyümek sana kalmış.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Özleminde Geçen Bir Ömürde Saklı Tüm Sözler

Yaşlı adam, içine diktiği gözünü başka yere çekmek ister gibi başını umutsuzca salladı. Geçen geçmişti artık, değiştirmek nafile.
“Boş ver.” dedi. İçini çekerek. Tam ciğerlerinden çıkmıştı, o ses daha çok acıtır gibi.
Tekrar önündeki kitaba daldı. Biraz sonra sıkılıp kalktığında, gözü terastaki kırmızı saksı içindeki açelyaya takıldı. Ne güzel açmıştı, sonra dikkati saksının rengine gitti. Bordaya çalan bir kırmızı, batmakta olan güneşin son ışıklarıyla çok hoş görünüyordu. Bu renk seneler öncesindeki bir anısını
hatırlamasına neden oldu. Sevdiceğinin neredeyse aynı renk tuvaletini, zamanın ünlü terzisine diktirmişti ama o her haliyle de güzeldi zaten.
“Tuvaletinin altına giydiği aynı renk ayakkabılar, ne hoş olmuştu,” dedi.
İyide para vermişti ya, olsun ona değerdi. Önünde salınarak yürümesini düşününce bile içi bir an titredi.
“Güzelim İlayda.”
Kendi sesine kendiside şaştı. Zaman nasıl bir oyun oynuyordu kendisine. Biraz önce yediğini hatırlamakta zorlanırken seneler öncesini öyle bir netlikle hatırlıyordu ki duygulara bile dokunur gibi yakındı. Duygusunu o anda dondurmak, tekrar tekrar yaşamak ister gibi kendide
dondu kaldı bir süre. Gözlerini İlayda’nın gözlerine dikmişti. Gerçekte bunu asla yapamamışsa da eskiyi yaşamak yerine İlayda’yı kendi gününe getirmişti. Şimdi hikâyeyi istediği gibi yazabilirdi. Yine de düş olmayacak mıydı? Geçen her şey gibi ne farkı vardı. Öylede böyle de her geçen şey düştü artık. Gelecekse hayal. Ömer Hayyam’ın dediği gibi. Ama onun artık bir geleceği yoktu. Çok bile yaşamıştı. Kendi zamanında pek arkadaşı kalmadığı gibi nerdeyse oğlunun yaşıtı arkadaşlarının bile çoğu göçmüştü. Alacağı nefes sayılıydı. Kendi bilmese de zamanını, anının değerini bilecek kadar yakın olduğunu biliyordu.
Kimseyi hiç suçlamamıştı. Kabullenilmiş gerçekler vardı. O zamanlar bazı şeyler ayıptı bazı şeylerse yasak. Konuşulmazdı sadece yaşanır, uzaktan hayal kurulur o mutlulukla yetinilirdi.
Hakkın olmadığına inandırıldığın bir şeyi almayı zaten kendinde düşünmezdin. O yüzden belki mutsuzluğunu bile tam olarak yaşayamazdın. Beklentisizlik kanatlarının altına alıp
korurdu seni. Hep bilinmeyen yerlere uçmaya hazır, öylece durup beklerdik. Kaderin oyunlarıyla, kendi alabildiklerimiz arasında daha çok seyreder gibiydik. Oyuncu olduğumuzu fazla hatırlamıyorum. Her kez bizden daha içindeydi oyunumuzun. Büyüklerimiz, komşular, aile efradı. Bizse bizden bekleneni bilir, eksiksiz yerine getirmeye çalışarak bunun mutluluğunu yaşamaya adardık kendimizi. Hoş yinede bunu her zaman başardığımızı hatırlamıyorum. Beklenti çıtası hep bir şekilde yükselirdi. Ama yinede birbirine saygıdan fazla üzerine gidilmezdi. İç çekilip, anlamlı anlamlı bakmaktan başka canımızı sıkan pek bir şeyde olmazdı.
İlayda’nın gözlerindeki anlamı ise çözmek ise hep bir muamma. Mutsuzluğunun zevkini çıkarır gibi yaşardı. Kimseyi umursamadan o döneme aykırı olmadan, doğallıyla kabul ettirmişti, kendini. Güzelliğini kendine yapılan en büyük haksızlık olarak taşısa da istediklerini diğerlerine göre daha çabuk elde etmesine izin vermesinden hoşlanır gibiydi.
Ayrıcalığı en büyük çilesi olmuştu. Kimse rahat bırakmamıştı ki huzur içinde basit mutluluklarla yaşasın.
O aslında hiç keşfedilmemiş bir ülke gibi sadece keşfedilmeyi beklerdi. Kıyılarındaki koylarında vakit geçirirken, yanından geçen insanlara, uzaktan geçen gemiler gibi bakardı. Uzun zaman önce, uzaklıklarından kendine bir fayda gelmeyeceğini anlamıştı. Meraklı gözlerin dışına takıldığını bilirdi. İçini görmek isteyip, kendi dünyasına da götürecek bir istekli beklerdi.
Oysa bu güzellikten kendinde hak iddia edenler zengin dullar veya gösteriş düşkünü genç mirasyediler olmuştu. İlk evliliği yüzünü sayılı gördüğü genç bir mirasyediyleydi. Kumar borcu sandıkları bir alıp verememezlik davasında kim vurdu ya gitmişti. İkincisi kendinden otuz-beş yaş büyük bir yaşlı bir tüccar. O da fazla yaşamamıştı zaten. Kalbine yenik düşerken tek aklında kalan doya doya yaşamadığı, ikinci gençliğiydi ve İlayda ise tadına varamadığı yeni oyuncağı.

...

Yüklü bir miras kalmıştı ya kendisine bu onu daha ulaşılmaz yapmıştı. Sonra nasılsa kapılmıştı bir dolandırıcıya. O da parası ve şöhretini çalmakla kalmamış kaçarken tüm kendine güvenini de beraber götürmüştü. Bu sefer alışık olduğu rahatı da arar olmuştu.
İşte o zamanlar karşılaşmıştık, yeniden. Platonik bir aşkı geçemese de benimkisi, engin sularında dalgalandırmıştı hayallerimi, o yeterdi.
“Hiç kimseyi onun kadar sevmemiştim,” dedi. Sonra düşünmeye daldı yeniden.
Ona olan ilgimi hep bilmişti bence, bilmişti de, onunda yapacak bir şeyi yoktu. Beni kaybetmemek için yanında rahat hissettiği arkadaşı olarak çok özel bir paye vermiş. Yine de dönemin meraklı bakışları altında daha çok iş ilişkisi altında görüşüyorduk. O da bunu kabullenir gibiydi. Çok güvendiği dostu, avukatı olarak içine düştüğü çıkmazı çözmeye mali durumunu denkleştirmeye çalışırken. İçinden çıkılmayacak hallerde en büyük yardımcısı olmuştum. Çünkü gerçekten hiç dostu yoktu. Tanıdıkça daha çok bağlandığımı fark ediyordum. Hâlbuki o bunun için gerçekten hiçbir şey yapmadığı gibi bütün halleri, benim gibi bir dostun, dostluğunu kaybetmemek için çaba sarf eder, bana da bunu hatırlatır gibiydi.
O geceye de böyle gitmiştik zaten ortak dostlarla birlikte avukatı ve yakın arkadaşı olan benimde yanında olmam dikkat çekmemişti. Üstündeki kıyafeti alacak kadar parasının kalmadığını kimse bilmediği için, en azından yüzüne karşı saygı görmeyi hak ediyordu. Zaten arkasından konuşulanlara önem vermemeyi yıllar önce öğrenmişti.
Peki, yüzündeki parlaklıkta ya da gözlerindeki ışıltıda hiç mi payım yoktu. Kendisini güvende hissettiren dostuna karşı başka şeyler hissediyor olamaz mıydı? Muhakkak olduğuna karar verdim. Tabii durum icabı belli etmemesi normaldi. Sonuçta ben hala evli bir adamdım.
O zamanlarda boşanmayı da düşünemezdim bile ama eğer İlayda beni severse.
Gerçek sevgiye razıysa nasılsa bir yol bulacağımızdan emindim. Tabii onun her türlü lüksünü karşılayacak kadar zengin bir adam hiç olmamıştım. Ayrıca düşünmem gereken bir ailem vardı. Ama devamlı surette yakındığı, ikiyüzlü bulduğu bu çevreyi hiç sevmemişti, sürüklenmişti sadece. Sevildiğini bildikten sonra buradan çıkıp mütevazı bir hayata geçmeyi ret edeceğini düşünemiyordum bile. Belki de gerçekten seçerdi de yalnızca ben zamanında sorsaydım. Bunu asla bilemeyecektim. Eşimi erken kaybettiğimi düşününce onun yerini alması da zor olmayacaktı. Ne saadet olurdu, ya Rabbim.
Gözlerini tekrar pencerenin dışına diktiğinde, “Belki de” diye düşündü, “Belki de öbür tarafta bunu telafi edeceklerdi.” Ölüm daha bir güzel geldi. Gülümsedi. Belki de bana bile burada ulaşamayacağını düşündüğü için ölümü seçmişti.
“Kim bilir,”dedi. Niye birden tüm umutlarını kaybedip intiharı seçmişti. Demek ki oda üzülmüştü için için de belli edememişti.
Neyse onunda artık zamanı fazla kalmamıştı. Kazık çakacak değildi ya bu dünyaya nasılsa yakında kavuşurdu oda sevdiğine. Yoksa karısı yarı yolda çıkıp karşısına yine engeller miydi biricik aşkına kavuşmasını, oysa kötü bir koca olmamıştı hiçbir zaman sadece fazla ilgi gösteremeyecek kadar meşguldü.
“Hale bak,” dedi, “Düşündüğüm şeye bak. Cennetse orası bunların artık problem olmaması gerekmez miydi? Yoksa ne biçim cennet olurdu orası.”
Kapı açıldığında yemeğini getiren hemşireye baktı. Hemşirede huysuzca mızmızlandığını
duymuş çekinerek de olsa yemeğini getirmişti.
Yemek istemediğine karar verdi Düşünceler onu yormuştu, uyuyacaktı. Hemşirede diretmedi zaten onunla uğraşacak hali yoktu. Yavaşça kapıyı kapatıp çıktı.
Yaşlı adam odasında kendi kendine kaldığında burnuna çok güçlü bir deniz kokusu geldi. Bu boğazın kendine has kokusuydu. Bulunduğu yerin denize oldukça uzak olmasından dolayı bu duruma oldukça şaşırsada hoşuna gitti. "Bu özlemin kokusu," dedi."Ne kadardır boğaza gitmedim, nasılda özlemişim."

Derin derin içine çekti burnuna güçlü gelen kokuyu. Sonra döndü bir şey arar gibi boş odaya şöyle bir göz gezdirdi, kısa süre sonra aradığını bulmuş gibi huzurla koltuğuna çöktü. İlayda’yı o kadar yanında hissediyordu ki alışıldık bir huzur duyduğunu düşündü. Bu duyguyla o kadar uzun bir zamandır yaşıyordu ki doğal bir his gibi kabullenmişti. “Öyle ya” dedi. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Hep onla geçirdim bu ömrü o bilse de bilmese de hep beraberlerdi. Sanki saçlarına uzanan sevgilisinin elini hissedercesine gözlerini kapayarak uzattı başını hafifçe önü doğru.
Her zaman onu andığında bu saadeti yaşadığını kendi bile bilememişti. Hafifçe özür dilemek istedi, nasıl da o uzaktaymış gibi davranmıştı, bu kadar yakın olduğunu fark etmeyecek kadar uzakta olanın kendisi olduğunu itiraf etti. Olsun artık biliyordu ya, hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Hiçbir şey boşuna değildi, onun sevgisine layık olmaktı tüm çabaları. Artık o da en az sevdiği kadar sevildiğini hissedebiliyordu. Huzur içinde gözlerini kapadı.


...

...

Aynı saatlerde başka bir yerde hayallerindeki kadın boylu boyunca yol kenarında uzanıyordu.
Yüzü denizden gelen rüzgârlara dönük, gözleri tamamen kapalı yatıyordu. Çok yorgundu sanki uykuya geçmek için sabırsızlanır gibiydi ama belki soğuk belki korku onu hala uyanık tutuyordu. Vücudunda bir ağrı hisseder gibi değildi daha çok olayın hala çok yeni meydana gelişiyle ilgili olabilirdi bu durum. Yani olayın sıcağı ya da şoku olabilirdi, diye düşündü. Belki de ölmüştü. Bunu nasıl anlayabilirdi ki insan kimse öldükten sonra gelip tecrübelerini anlatamıyordu ki.
Arkada çok uzaktan gelir gibi heyecanlı insan sesleri ile siren sesleri birbirine karışmaktaydı.
Kendisinden çok uzakta, hiç bir zaman erişemeyeceği hikâyelerin parçalarıymışçasına bu sesleri bile ciddiye alamıyordu. Yaşamak için çok fazla sebebi de yoktu zaten. Ölmemişe bile bunun olmasını tercih edeceğini farkındaydı. Daha fazla hırpalanmak istemiyordu. Denizden gelen dalgaların sesinin sakinleştiren melodisine kendisini bıraktı bir süre.
İçinden gelen ses yükselene kadar kabullenmiş gibiydi.

“Hiçbir şey değişmedi hala yalnızım. Ölüyorsam bile birilerinin gelip canımı alması gerekmiyor muydu? Oysa ben hiç kimseyi görmedim. Kimse için bir anlam ifade etmiyorum. Başımda beni alıp götürmeye gelen, ne melekler var ne de zebaniler. Cesedim ortadan kalksa bile ruhumu sığdıracağım hiçbir yer olmayacak belki de.”
Sonra biraz daldı, gözleri kapandığı halde denizdeki yakamozları seyretmeye devam ediyordu, hissettiği ise kocaman bir huzur denizinde olduğu zaten pek düşünecek bile hali kalmamıştı.
Ne kadar geçti tam bilmiyordu. Kendince asırlar ama hala her şey aynı yerde gibiydi.
İstese de kafasını pek kımıltamadığını fark etti.
Nedense çok da rahatsız hissetmiyordu. Hafif uyuşmuş gibiydi yine de kafasının içinde söylenmeye devam etti.
Hem insan iki kere ölmezdi dimi, O İlayda olarak bir kere ölmüştü zaten. Şimdiyse Münire Hanım olarak bu sefer cidden ölüyordu. İntihara her zaman karşıydı. İlkinde toplum baskısından ve yeni evleneceği adamın Anadolu’daki hayatına kolay intibah sağlamak için bu yolu seçmişti. Bir kazada ölen cesedi özellikle ortadan kaldırılan bir kadının kimliğini
bulması rastlantı değildi. Hoş buradan, seneler evvel kaçtığı yaşantıdan çok daha iyi değildi ama güvenliydi. O güveni seçmişti. Zengin ama pinti bir ailenin büyük konağında gözlerden uzak yaşamak çokta kolay değildi. Sonra kısır olduğu düşüncesiyle üzerine gelen kumayla ve onun şımarık çocuklarını çekti. Ama eşi kendince onu hep sevdi. Çok da saygı duydu hatta kendi kültüründen çekinir gibi yaşadı. Yinede baskıya dayanamadı. Doğumda vefat eden eşinden sonra İlayda ile evlenmesine rağmen. Erkek çocuk isteyen ailesini susturmak için başkasını kuma almaktan çekinmedi. Ama resmi eşi Münire Hanım olarak oydu ve ona da çok cömert davrandı.
Onun da vefatından sonra İstanbul’a geri döndü. Burada aldığı eve yerleşip İstanbul boğazını seyrederek son demlerimi geçirmek istedi. Kendisine kalan hayalleriyle birlikte hala anlayamadığı o kadar çok şey vardı ki ama artık düşünmeyi bırakalı çok olmuştu.

...

Ara sıra çıktığı evine taksiyle dönerken olmuştu kaza. Galiba sarhoş bir genç onlara çarpıp kaçmıştı. Demek bu yaşa kadar bekleyip bir kazayla, kimliğini senelerdir taşıdığı kadıncağızın
sonuyla veda edecekti hayata. Bu nasıl bir kaderdi. Kader alnında mı, senelerdir taşıdığı kimlikte mi yazılıydı bilemedi.
Zaman tuhaf bir düzende farklı bir boyutta akıyordu. Bazen saatler saniyeler gibi akarken kimi zaman durmuşçasına saniyeler geçmek bilmiyordu.
Gözleri kapalı olmasına rağmen sanki yukardan bir yerden olayları seyrediyormuşçasına eş zamanlı olayları biliyor gibiydi. Etraftaki herkes onun vücuduyla ilgilenirken, o öylece ne durmuş, ruhunu şu hızını bile kavrayamadığı zaman aralığından kurtarmaya çalışıyordu

Yorgunluğuna rağmen iç hesaplaşmasını bitirmek ister gibiydi.
Ufak ufak resimler geldi geçti zihninden, güvendiği insanlar fazla değildi. Yüzünü hiç hatırlamadığı annesi, kendine hep yardım etmiş, her sırrını saklamış dadısı, uzaklarda kalmış bir kuzen, ismini bile şimdi hatırlamakta zorlandığı avukatı ve en iyi dostu. Ne hoş adamdı. Tam anlamıyla asil biriydi. Kim bilir o ne düşünmüştü hakkında. Çoğu gibi bilemezdi ki nasıl bir hayat yaşadığını. Nasıl bir hayata sürüklendiğini. Yine de çok asil biri olarak ona laf söyletmediğine emindi. Gülümsedi demek az da olsa insan tanımıştı.
Bir tarafı hiç yaşamamış gibi hissediyordu, hiç sevilmemiş, hiçbir şey beklememiş öylesinde bir rüya işte. Eğer her şey bir rüya ise oda bir suçlu olamayacak kadar masum olurdu di mi?

Sonra kendini kandırmasına gerek olmadığını düşündü diğer tarafı çok derinden sevildiğini hep bilmişti hem de ismini bile hatırlamak da zorlandığı eski dostu tarafından. Aslında hiç unutmadığı yalnız hatırlamasının genelde acı verdiği ismi beyninde yankılandı, Ali Bey. Onun tarafından düşünüldüğünü bilmek bile huzur duymasına sebep olmuştu. Sadece o kadardı ama daha ciddi bir şey yaşamalarına imkân yoktu. Ailesini ve köklü soyadına ihanet edemeyecek kadar dürüst biriydi. Kendini iyi hissettirecek kadar platonik aşkına yakın, hiçbir şey vaat etmeyecek kadar uzaktan bakardı. Kendi bile bilmezdi ne beklediğini. Ama derinden hissederdi severdi onu. Acık cesaret bulsa hayatını bile dağıtacak kadar gözü karada olabilirdi. Ama İlayda olarak yeterince çekmişti, mutlu ve saygın bir adamın yuvasını yıktığından bahsetmelerine en çok kendi dayanamazdı zaten. O da unutmayı, görmemeyi seçti. Korkak olan kendisiydi aslında belki de hayatının en büyük hatasını yapmıştı. Bunu hiçbir zaman bilemeyecekti. Bilsede değiştiremeyecek kadar geçti zaten. Ne güzel bakardı diye düşündü, ne kadar sevgi doluydu.


Etrafına sarmış insanlardan bir kısmının vücudunu taşımak için kaldırmasıyla ona doğru heyecanla yürüyen birini fark etti. Yüzüne yayılan gülümsemeye engel olamadı. Nasıl olabilirdi ki bu, tek gerçek mutluluk umudu ona doğru yürümekteydi. Sanki seneler onu hiç değiştirmemişti. Onu o kadar net seçebiliyordu ki yanılıyor olamazdı.

Tüm olanaksızlıklara rağmen sonunda onu bulmuştu ya işte, demek bu saadet bugüne kısmetti.
Titrek ve genzinden zar zor çıkan sesiyle,
“Sen” dedi, derininde saklı kalmış sevgilisinin saçlarına okşamak istercesine elini yukarı doğru uzatarak, “Sonunda geldin ve beni buldun. Bunu ne kadar bekledim bilemezsin. Neden beklediğimi bile bilemeden yaşadım bunca seneyi.” Bir ağırlık gözlerini kapanmaya zorlarken, huzuru iliklerine kadar hissetti. Artık ebediyen dinlenebilirdi. Sevdiğinin yanında olduktan sonra nerde olduğunun ne önemi olabilirdi ki.

Onca zaman söyleyemediklerini hep bildiğini anlayarak sevinmişti. Sözler özleminde geçen bir ömürde söylenmişti, yerlerine ulaştıklarının rahatlığıyla artık sıra hissettiği ile yaşamaya veya ölmeye gelmişti.